23 Mart 2010 Salı

OR-GE Kampından Bir Keşif...

Bu keşif için bir fotoya ihtiyacım vardı nihayet elime ulaştı..

250 kişi...
Amaç aynı...
Hedef aynı...
Gidilen yol aynı...
Yürekler bir...
Beyinler farklı...

Düşün ki topla bu kişileri tek bir çatı altında...
Hayır hayır tek bir taban üstünde...
Sen yeter ki topla da nasıl toplarsan topla...
3 gün 2 gece mühlet ver onlara...

Sonra de ki, size bir görev vereceğim, bir sürü eğitim...
Arada eğlence de vereceğim ama o da bizim belirleyeceğimiz eğlence...
Sonra de ki, sizden ödev de isteyeceğim yani sürekli çalışacaksınız...
Bunların hepsini söyleyip onlara, bir de mutlu ayrılacaklarını vaad et...

Oldu...
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gençlik Meclisi ve İstanbul Öğrenci Kulüpleri tarafından düzenlenen 3. OR-GE kampındaydım...
Adı üstünde değildi sadece "genç" olması..
Başkanından tüm üyelerine genç bu topluluğun genç olması beni kendilerine hayran bıraktı..

Gönüllülük esastı ya bir tabumu daha yıkmıştı bu...
Vermeden almak Allah'a mahsustu...
Ancak her insan Allah'ın sıfatlarından da taşırdı...
Biraraya gelince de böylesi güzel veriler oluşabiliyordu demek...

Sabahın 10'unda bir dizi eğitim...
Gecenin 2'sinde toplantı...
Her yemekte bir grupla grup hakkında konuşma...
Ve sürekli yenir birileriyle tanışma...
Sağım solum yeni bir insan, yeni bir keşif, yeni bir dünya ve yepyeni öğrenilecekler...
Düşün ki, bunları yaparken eğleneneceksin...
Düşün ki, seni o tatlı uykundan eden, sürekli "arkadaşlar eğitim şu saatte" diyen birisine karşı içten içe sinir değil, sıcak/samimi duygu besleyeceksin ki onu kırmamak adına eğitimin ortasında uyuyacak ya da konuşmacıyı dinlerken bir yandan da poğaçaı yiyor olacaksın...
Hayır bunu yapmadım... Cidden... Amacın konunun hassasiyetine dikkat çekmek...

Bir çok teşekkürüm var... Hepsine belki de...
İstanbul Üniersiteliyim diye o taraftan gelen davete...
Mühendislik okuduğum için mühendislik topluluğuna...
Görevim ve severek yaptığım işim için iletişim topluluğuna...
Bizimle sürekli iletişimde olan ve ağırlayan Gökhan Bey'e...

Bizim orada olmamıza vesile olan ONE DERGİ'ye...
Yüzlerindeki gülümsemenin her daim eksilmeyeceğine can-ı gönülden inandığım İBB GENÇLİK MECLİSİ ve İSTANBUL ÖĞRENCİ KULÜPLERİ PLATFORMU ekibine...
Tekrardan projemiz vesilesiyle "iletişim"e daha yakından geçtiğimiz "iletişim" topluluğuna...

E teşekkürler :)

Düşünün ki ben İstanbul aşığıyım, geri dönmek istemedim ordan...

tubatirin@gmail.com


15 Mart 2010 Pazartesi

Antika Altın Bir Saat


Telefondayım, arkadaşımla konuşuyordum…
Çok uzun zamandır beni aramayan bir arkadaşımla…
Canı sıkılmış ve aklına getirmiş birden beni, düşürmüş parmak uçlarına telefon numaramı…
Can sıkılmış…
Verdiği değerin karşılığını bulamadığından..
Arkadaşları tarafından çok yıpratıldığından…
Uğraşmaktan…
Uğraşlarının boşa çıkmasından…
Ama sevmekten ve sevdiği için sürekli affetmekten…
İyi niyetinin su istimal edilmesinden…
Karşılık alamamaktan…
Yine de vazgeçememekten…
Canı sıkılmış…

Düşündüm…
Benim de canımı sıkanlar, uğrunda yorulduklarım, vazgeçemediklerim vardı elbet…
Hepimizin koruma altına aldığı birkaç kişi yok mudur?
Vardı da, bunun sınırı ne kadardır?
Ya o sınırdakilerin sınırı…
Nasıl belirlenir bu?

Değer verdiğimi sanıyordum meğer kendimden ödün veriyormuşum…
Yıllar önce kurduğum bir cümleydi bu…
Kim ki bu cümleyi kurdurmaya başlar benim için, o kişiyle ilişkime bir es, bir düşünme payı koymaya başlarım ben de…
Verilen şansların haddi hesabı tutulmamaya başlanınca…
Tek taraflı yapılandırılmalar, tek taraflı bozmalar su üstüne çıkınca…
Alan-veren dengesinde kefelerden biri ağır basınca…
Yani anlaşılmayıp yorulunca…
Değer vermekten öteye geçince iş…
Hala da kurarım ya…

Telefondaydım işte…
Uzun zamandır konuşmadığım arkadaşımla konuşuyordum…
Değiştir o zaman çevreni dedim…
Bilmem iyi ettim, bilmem kötü ettim…
Seni anlayanlarla, anlattıklarına karşılık verenlerle, eko olabilecekler hatta farklı ses çıkarabileceklerle birlikte ol(unmalı)...
Hayat boşa vakit harcanmayacak kadar kısa…
Ve de değerli…
Ve sen de hepsinden değerlisin…

Tıpkı antika altın bir saat gibi…
Hurdacıya gitme, gidersen demirinin ağırlığı kadar pahan olur…
Kuyumcu iyidir bir bakıma ama orda da altınının ağırlığı kadardır değerin…
Sen ise yerini bilmelisin…
Lakin… Bir sahafa, antikacıya gidersen…
Yıllarının ağırlığıdır seni değerli kılan…
Tart bakalım yıllar mı, altın mı, demir midir ağır tartılan…

Unutma!
Tıpkı antika altın bir saat gibisin sen de…

Ve telefon kapanır…

11 Mart 2010 Perşembe

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları


Dün kayıp şarkıları keşfetmemi sağlayan Nezih Ünen'e buradan selamlar olsun...


23 yaşındayım...
Aile geleneklerini varyasyon geçirmiş haliyle sürdürmeye çalışmaktayım..
Köy merakım, her sene oraya -köyüme- gitmeme nedendir..
Geçmişim oradadır..
Anadolu'da..

Köy düğünleri, cenazeleri, ferfeneleri, yaylaları, şenlikleri bir başka...
Hele bir de türküleri yok mu..
Babanelerimizin yün döverken, babalarımızın yatsı namazından sonra doluştukları odada söyledikleri hele...
Yanık çıplak duru ses ile...
Anadolu şarkıları...
Anadolu'nun kayıp şarkıları...

Nerede olursa olsun kadın her yerde kadın...
Süsünü bakımını eksik etmeyen...
Saç örgüsünü, tokasını, çemberini yöresine göre değiştirse de kadın hep güzel...
Sırtında odun, kucağında çocuk taşısa da yüzünde hep tebessüm...
70'ine gelse de saçını düzgünce ördürür kadın...
Kulağında küpesini, parmağında yüzüğünü bulundurur...
Ve gençliğinde nasıl olduğunu, oturun bir yanına öyle ışıldayan gözlerle anlatır ki...

Çocuk da öyledir ya...
Sözsüz müzik gibi.. Herkes tarafından anlaşılan, herkesle anlaşan...
Nerde bir muziplik olsa orada mutlaka bulunan...
Çocukların repertuarında yoktur ağıt...
Hep neşelidir şarkıları onların...
Hepsinin...
Tüm çocukların...
Herkes tarafından anlaşılan, herkesle anlaşan...

Ve erkek...
Ne iş yaparsa yapsın, şarkısı hep yanındadır onun...
İster çoban olsun, ister emekli..
Hayat hikayesidir onların şarkılarının sözleri...
Bir grup biraraya gelir ve başlarlar şarkılarını söylemeye...
Ama sen hiç duymamışsındır...
Ama o köydekilerin hepsi bilir...
Ve sorsan onlara meşhurdur bu...
Oyunu da vardır hatta...
Tuhaf...


Sadece şarkılardan, sadece filmden ibaret değildi bu film...
Kentleri, insanları, sanatları, emekleri, kültürü, yaşamı, Anadolu'yu yeniden keşfetmemizi sağlayan bir belgesel tadındaydı...


Dün Gala'sı vardı Anadolu'nun Kayıp Şarkıları'nın.. Ama nedense Gala gecesinden ziyade filmle alakalı keşiflerim..
Keşfimde emeği geçen herkese teşekkürler...



tirintuuba@gmail.com