27 Eylül 2009 Pazar

Türkiye'nin Ödüllü Tek İnovasyon Takımı: "WINNOVATEAM"



DNA’larında yaratıcılık taşıyan, inovasyon kültürünü benimsiyen, “ben inovasyon yapmak istiyorum”, “dereceler almak istiyorum” ve “girişimciyim” diyerek yola çıkan gençlerinden oluşmuş, Türkiye’nin bir beyin takımı var artık.


Toplantılarını Özyeğin Üniversitesi’nde yapan, girişimci yetiştirme misyonu yüklenmiş Özyeğin Üniversitesi'nin olanaklarından faydalanan ve Teknoface Bilişim Şirketi'den destek alan bir İnovasyon beyin takımı WINNOVATEAM.


Genç girişimcilerin ve yarışmalarda ödül alan yaratıcı, renkli beyinlerden oluşmuş “INNOVATION TEAM” adında bir grup sürekli toplantılar yaparak yeni ve farklı projeler oluşturuyor. Grubun resmi ismi “WINNOVATEAM” yani "Kazanan İnovatif Takım".


Yaptıkları işi eğlenerek keyifle yapan, birçok yarışmadan ödül almış, büyük resmi görebilen, farklı yapıda ve farklılığı seven gençlerden oluşuyor ekip. Buradaki gençler yarışmalarda elde ettikleri Know How’ı meraklı ve istekli gençlere de aktarmayı planlıyor üstelik.


WINNOVATEAM ile aktif çalışmak ve böyle bir grup içinde yer almak istiyorsanız tek yapmanız gereken üye olmak.


WINNOVATEAM; yaratıcı, inovatif, renkli bütün gençlere kapılarının açık olduğunu bildiriyor.


Eğer sen de farklı olduğunu düşünüyosan, kanıtla.. Şimdi değilse ne zaman?



http://www.winnovateam.com


:)



tirintuuba@gmail.com


18 Eylül 2009 Cuma

Sen Hangi Ara Büyüdün?

Evlenecek yaşa gelmişim...
Benim gibiler çoluk çocuğa dahi karışmış...

Bense hala....

:)

Seviyorum anneleri...
Düşündürücü cümlelerdir hep kurdukları...
Düşündüm mü peki?
Evet düşündüm...

Neyi?

Büyüdüm gerçekten...

Peki hangi ara keşfetmiştim ben büyüdüğümü?
İşte şu ara(lar):



Evde anahtar belirli bir olgunluğa gelince sahip olunası bir eşyadır... Bi' babamda vardır ki babam yine de eve zile basarak girer, bi' annemde vardır, bi' de evin büyük çocuğu olan abimde... Bakkala giderken dahi verilmezdi o anahtar kaybedilir korkusuyla... O ilk anahtarıma sahip olduğum gün keşfettim o sorumluluğun heyecanını, büyümenin verdiği sahipliği...

Bayramlarda büyük olduğu için abime ve ablama daha fazla para verilirdi... Yaş ile orantılıydı paranın büyüklüğü... Ben de sırf bu dönemde inatla çabucak büyümek isterdim... Büyüdüm, bayram harçlığımın da büyüyeceğini sanarken hepten kesildi... Harçlık istenecek yaşı geçmişim... Bu işte bir terslik var ama?

Otobüslerde "şu çocuğu kucağına alsan da biz otursak oraya" cümlesini işitmekten kurtulduğu zaman yanımadaki her kimse... Evet evet işte o zaman birey sayılmıştım... Hatta ve hatta tek başıma dahi binebiliyordum otobüse... Gideceğim yer 2 durak ötesi dahi olsa... Tek başıma gidiyordum... Çünkü büyümüştüm...


Bulaşıklarda anneme durulamada yardım etmek yerine o köpüklü suya ellerimi daldırınca, yani yardımcı eleman yerine ana eleman görevini üstlenince ve biri bana yardım edince durulamada... Vay be demiştim... Büyüdüğümü düşünmüştüm ama bulaşığın nemenem bi'şey olduğunu kestirebilecek kadar büyümemiştim...

Artık ablamın küçükleriyle idare etmediiğim zamanlar, yeni kıyafetler, yeni ayakkabılar alınmaya başlanıldığı zamanlar... Hele bir de ablamla artık farklı kıyafetler alma isteğinde bulunduğum zaman anladım özgür bir iradeye sahip olduğumu... Buna büyümek denildiğini...


Abim ağladığında, sessiz ağlardı... Ağlıyor mu cidden derdim içimden... Öyle gözünden çok yaş da akmazdı.. Burnunu da çekmezdi... Ne biçim ağlamaktı bu? Demek ki büyükler böyle ağlıyordu.. O halde sessiz ağlamaya başladığımda keşfedecektim büyümeyi... İşte o günden beri....


Ve bir sürü aklıma gelmeyen şeyler daha...


Peki ya sen?

Sen ne zaman keşfettin büyüdüğünü?

Sen hangi ara büyüdün?



tirintuuba@gmail.com

10 Eylül 2009 Perşembe

Keyf-i Hane...

Keyf-i Hane özlemi sardı şimdi dört bir yanımı bak görüyor musun?





Özlem de keşfedilir mi deme... Keşfedilmez mi??

"Ama Keyfihane'de seni bekliyorlar, gitsen ne güzel olur" diye başlayan o mesajı...

İskele'de beni bekleyen o süprizin ta kendisini...
Orada yapılan dansları...
Timsahı...
"Ahh kalbim" şarkısıyla birlikte gelen sokak gösterisini...

O mekana başka kimselerle gitmemeyi dahi özledim...
Neden gitmiyorsun sorularına hep bilmem diye cevap verişimi...
Neden gitmiyordum gerçekten?
Çünkü özeldi, Bursalıların mekanı idi...
Onlar gelsin öyle giderdim... Bi' türlü gidemedim...

Hee bak şimdi de aklıma geldi...
Bursalıları da özledim be ben...

Anırcan'ı özellikle, gecenin bir vakti, o kostümüyle Kadıköy sokaklarında gezerken, bir bekçi tarafından kulağına söylenen o sözü bağıra çağıra bana söylediği anı...
Ne meraklı insanım dimi (:

Hakan, Ali, Burak, Fatih, Muammer + Eren ve Engin...
Keyfihaneye gelsenize yine :)

Ben de gidebileyim neşeyle...

tirintuuba@gmail.com


4 Eylül 2009 Cuma

Macera dolu An'kara...


3 günlük Ankara kaçamağı...
Eğitim'e gitmek üzere evden çıkmış eğitim de bahane olarak Ankara'yı keşfetmiştim...
Bir klasik...
FB-GS maçı kadar tartışılır bu İstanbul-Ankara muhabbeti...
Rakiptir...
Ama her ikisi de anı itibariyle zengindir...

Kültür şehri İstanbul ve memur kenti Ankara...
Her çıktığım yokuşundan aşağı indiğimde, denizini aradığım koca kent...
Ankara'da kaybolunmaz, İstanbul'a gidersen eğer kaybolman şart...
Ankara'da gezilcek yer 3 günde biter, İstanbul'da 15 yıl geçir, görmediğin yer kalmıştır elbet...
İstanbul'da herkes kafasına göre, Ankara'da bir topluluk söz konusu...
Sor bir adres İstanbul'da sorabilirsen, cevap almak için ya güzel bir bayan olmalısın ya da beş kuruş vermelisin...
Ankara'da öyle mi, bir kişiye sorduğunda 5 kişiden cevap alırsın, olmadı bırakılırsın...

Güzel şehirlerdir...
Karşılaştırmayı geçelim de 3 günlük kaçamağa gelelim...
Cebinde anı taşımayı seven ben, Haydarpaşa'dan gittim Ankara'ya...
Trenle...
Mistik havası, ritmik fonu, garip sessizliği hep çekici gelmiştir bana...
Nasıl gelmesin... Var mı daha gürültülü araç ondan ve çekici...
Hele bir de gece ise...

Sabahın 7'siydi Ankara'ya ayak bastığımda...
Bekleyen olmalıydı ya hani...
Karşılayan biri...
Öyle güzel olurdu yolculuğun son tadı...
Ama nerde, bekletildim bir buçuk saat...
Kitap okuyarak arada dalarak...

İlk gün...
İlk günün yorgunluğu ile dinlenirim derken kendimi Ankara sokaklarında buldum...

Üstelik o yükle...
Keşfettim kalesini, Ulus'unu, ismini bilmediğim yerleri...
Keşfettim, Atatürk Kültür Merkezi binasının şeklini...
Ve daha bir keşfettim dost olacak birisini...

Ankara'da adresler sokak sokak bilinirmiş...
"İzmir caddesinden sağ yap, Bülbül sokağına gir, düz ilerle ve sağdan karanfil sokağına gir 25 numara..."
Peki ya bizde nasıl?
"Gima'yı geçtikten sonra sağa sap, 3. soldan köşede eczane var ordan gir, sağdaki 5. bina, altında manav olan..."
Dükkan dükkandır bizde adresler...
Sokaklar öyle çok ve karışıktır ki, sorsan bilmezler, bilseler söyleyemezler, söyleseler anlayamazsın...

Derken ikinci gün...
İlk kez gidilen Anıtkabir...
Güzeldi...
Müzeye girdim, Anıtkabirin sağından girilip solundan çıkılan müze...
Etkileyiciydi...
Ağlayacaksın dediler...
Ama ağlamadım...
Sanırım duygusuz biri oluverip çıktım...

Bir radyo programını düşünün... Programcısız olmaz tabii...
Program sokakta mı yapılıyor yoksa yurdumun çeşitli şehirlerindeki onlarca insan stüdyoda mı belli olmasın...
İç dışa çıksın, dış içe girsin...
Programcının derdi gülümsemek, eğlenmek, anı toplamak, yaşamın gerçekten hakkını vermek olsun...
Bunu yaparken de yalnız olmasın...
Eşlik etsin dinleyen herkes ona...
Derken sitede toplanılsın bu farklı yerlerdeki farklı insanlar...
Birbirleriyle de tanışsın...
Aile oluverip çıkılsın...
Kaynaşılsın, o ona ziyarete gitsin, o ondan tarif alsın...

Düşünün... Olmaz mı demeyin, oldurdu Zeki Kayahan Coşkun...
Benim iftar için Ankara'ya gitme nedenim oldu...
Ankara Zekirdek İçin İftar Vakti'nde bu sene ben de aralarındaydım...
Tanıyordum çoğunu ama ilk kez tanışmıştım...
Pek çok şey paylaştıklarım vardı ama görmemiştim, gördüm...
Muhabbetler aldı başını gitti, sonu gelmedi...
İftarda eğlenildi, misafirperverlikleri görüldü...
İmza atıldı, onaylandı, kabul edildi...
Zekirdek ahalisi tam da istenildiği durumdaydı ZKC'un...
Güzel oldu güzel...

Ve son gün...
Geçirilen arkadaş sohbetleri ardından Balıkçım'a gidebildim...
Bekleyenlerimi biraz beklettikten sonra pek tebii...
İnternet ve Blog Yazarları Derneği İftarı'ydı katıldığım...
İstanbul'da 2.'ne katılabildiğim bu buluşmanın ankara'da bilmem kaçıncısı yapılıyormuş...
Maşallah...
Sıcak bir ortamdı...
Daha çok blogu olmayanlar ve blogunu uzunca zamandır güncellemeyenler mevcut olsa da:p blog yazarlarıyla tanışma fırsatım oldu...
Bir ortak özelliğimiz daha vardı... ff (kısaltılışını bilerek yazdım, böylesi daha iyi)

Her insan ayrı bir dünyadır... Ne olursa olsun tanışılmalıdır...
Zaten yeterince konuşmadığımız küs durduğumuz insan var...
Böyle fırsatlar varken, tanışmayıp kenarda durmaya şaşarım ben...
Kimdir, necidir, neredendir, ne sever bilinmeli...
Anlamalı, anlatmalı...
Elbette vardır kapılacak bir yanı...
(bu paragraf da ayrı gayrı masya gitsin:p)

Saatler 12 yi gösterdiğinde Sindrella'nın Külkedisi olma vakti gelmişti...
Yol almalıydı İstanbul'una doğru...
Bu sefer Anadolu Ulaşım idi, yolculuğuma eşlik eden...
Tv'siyle (Devrim Arabaların'nı izlememe vesile oldu ya dilesin benden ne dilerse), wirelessiyle, priziyle...
Ve yanımdaki güzel bayan Betül Kara...
Aklımda kalan gülümseten anlar...

Seviyorum anı toplamayı... Cebimde biriktirmeyi...
Sonra bakıp bakıp gülümsemeyi...
Seviyorum işte...




Bir AŞTİ'den tuuba geçmezse olmazdı... Desinler... Geçtim...
O fotoğrafta objektife bakan kız ben(d)im...
Ve Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü sevdim...
Çünkü özlemiştim...

Ve bu yazı da burda bitsin...

Baş baş...




tirintuuba@gmail.com